6 Ağustos 2013 Salı

T in The Park'ta 2. gün

Merhaba! Yine biraz arayı açtığım için kusura bakmayın, T in The Park günlerimizi anlatmaya devam ediyorum. 2. güne açık havada tek kullanımlık barbekü ile hazırladığımız kahvaltı ve biraz da güneşlenerek başlıyoruz. Hava fena değil, bulutlar var, ara sıra esen rüzgar biraz sert.

Bu arada T in the Park'ın bu sene 20. yılını kutluyor, ismindeki T de ne derseniz , en önemli bira markalarından Tennent's ın sponsorluğunda gerçekleştiğinden adı bu. Ülkemizdeki sözüm ona düzenlemelerde adı geçen dünyanın başka yerlerinde de bu böyle söylemlerinin gerçek olmadığını,  modern dünyadaki düzenlemelerin ve kontrollerin nasıl olduğunu da kendi gözlerimizle görüyoruz.

Festivalde güneş eksik olmayınca gözlük, şapka ( Forever 21) ve güneş koruması zorunluluk oldu ama biz halimizden memnunduk.







Müzik 12:00'de başlıyor, biz de  T Break denen yeniler sahnesinde biraz Seams dinliyoruz, yumuşak biraz folk bir müzikleri var.


O gün Hunter'ları ayağıma geçiriyorum, madem taşıdık neden giymiyoruz? Uzun süredir dolapta duran ama farklı bir şekilde giymeyi düşündüğüm fitness şortumu da, bu vesile ile giyiyorum.

Tişört / Tee : Topshop
Şort / Shorts: Oysho
Parka ve gözlük / Parka and sunnies: H&M
Kolye / Necklace: Didem'in izi (Iconjane'den ödünç - Borrowed from Iconjane
Botlar / Boots: Hunter



13 Temmuz Cumartesi günü festival artık daha kalabalık. Saat 16:45'te dinlemek istediğimiz Kodaline'a kadar biraz vaktimiz var.






Ben Healthy T denen sağlıklı yiyecekler satan alanı görmek istiyorum. Onu ararken VIP bölümüne denk geliyoruz, bilekliklerimizin buraya girme izni olmasına seviniyoruz.:)  Bu alan diğer bölümlere göre daha sakin. Daha kaliteli yemek seçeneklerinin yanı sıra, disko tadında müzikler çalan bir de çadır var. Duygu ile içecekler gelene kadar pistte bir kaç figür yapmayı ihmal etmiyoruz.


Festivalin ilk topuklu ayakkabı giyenine burada rastlıyorum, sanki ortamda biraz sırıtıyor. Sahnelerin bu kadar uzak olduğu bir alanda iyi cesaret doğrusu.

Power Rangers tadındaki neşeli grup da VIP'ye ayrı bir renk katıyordu.


Ordan sonra bizimkiler havada acaip hareketler yapan, mide bırakmayan bu alete biniyorlar. Ben güvenliği seven bir yengeç olarak, fotolarını çekmeye talip oluyorum. Bir önceki gruptan inenlerde kusanlar var ama bizimkilerin mideler sağlam çıkıyor :) 










Sıra pankartımızın festival alanına taşınmasına geliyor. Bu foto için en iyi yerin pet şişe gibi atıklardan 
yapılmış bu kuru kafanın  önü olduğuna karar veriyoruz.





Kodaline'dan önce Peace'in son iki şarkısına yetişiyoruz. O ne Disclosure'un White Noise'unu kendi tarzlarında seslendiriyorlar, kendi şarkılarıyla kapatıyorlar, hoşumuza gidiyor.  Zamanı gelince Kodaline alıyor sahneyi, bu arada her şey tam zamanında. Kodaline benim müziğine aşina olduğum bir grup değildi doğrusu, bana bu tarz grupların şarkıları birbirinin biraz aynı gibi geliyor. Solist de bir yengeçmiş, sahnede doğum gününü kutluyoruz. Yukarıdaki videoda dinleyeceğiniz Love Like This'i seviyorum.

1-2 şarkı Palma Violets dinliyoruz ama biz de pek tat bırakmıyor, müzikleri pek benim tarzım değil.  Miles Kane'den önce yine biraz vaktimiz var, Residence'a geri dönüp, biraz dinlenip, bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Bu arada festival alanında kalabalıktan telefonları doğru dürüst çalışmıyor, kaldığımız yerde sosyal medya ile bağlantı kurmak biraz daha kolay olabiliyor.


Biraz da festival modasından bahsetmek isterim. Festivalde en çok giyilme rekorunu Hunter ve benzeri lastik yağmur çizmeleri kırarken, şortların en minileri de beden gözetmeksizin  tercihler arasında yer alıyor. Kafada bir şapka veya boho bir taç da sık rastlananlardan. Bizim de Primark'tan aldığımız puantiyeli ucuz yağmurluklarla pişti olanlar çok oluyor.



Duygu bir Miles Kane hayranı olduğu için önden gidip, sahneye yakınlara konuşlanıyor. Bizim için arkalarda olmanın mahsuru yok. Miles Kane seyircisi de kendi gibi enerjik ve ateşli. Hiç düşmeyen bir enerjiyle birer birer şarkılarını seslendiriyor ve kalabalığı oldukça memnun ediyor.  Biz kendisini yarıda bırakıp, Snoop Dog'un çıkacağı ana sahneye yollanıyoruz. 


Snoop biraz gecikiyor ancak bunu normal karşılıyoruz ;) .  Geçenlerde MTV Live'da konserine denk geldiğim için performansının hemen hemen nasıl olacağını biliyorum, kesinlikle çok eğlenceli.  Bilindik şarkılarını söylüyor, biz de kendisine eşlik ediyoruz. Yine bir önceki T in The Park performansında olduğu gibi kendini Glasgow'da sanıyor, bu da şaşırtıcı değil :) . Farklı kişiliğinin konserin sonuna yansıması " Smoke weed motherf..kers" şeklinde oluyor, bu adam gerçekten çok komik :) 



Akşam hava artık biraz üşütmeye başladığından şortları uzun  ve biraz daha kalın giysilerle değiştiriyoruz.  Snoop'tan sonra acaba biraz Travis dinleyebilir miyiz diye King Tut's Wah Wah Tent'in yolunu tutuyoruz ancak İskoç olan grubu izlemek için çadıra girmek, dışarı taşan kalabalıktan dolayı imkansız oluyor :( Ana sahne olmasa bile, açık olan Radio 1 sahnesine konsaydı, izleme şansımız olurdu diye düşünüyoruz. 

Travis olmayınca, dans müzik çadırı Slam Tent'in yolunu tutuyoruz. Sahnede bu çadıra adını veren efsane ekip Slam var. Ben kendilerini yıllar önce Rock'n Coke'da dinleme fırsatı bulmuştum, hala tadı damağımda olan çok güzel bir set çıkartmışlardı. Slam yine beni hayal kırıklığına uğratmıyor, muhteşem görselleri ( Yukarıda Jimi Hendrix'in gitarını yaktığı sahne var mesela)   ve techno alt yapılı setleriyle beni delicesine dansettiriyor. Çadırdan inanılmaz yüksek bir enerji ve mutlulukla ayrılıyorum. :)




Gecenin sonunda ekiple ayrılıyoruz. Spenny Liam Gallagher'ın grubu Beady Eye ve Alt-J derken, kızlar tamamen Alt-J 'de karar kılıyor. Ben daha popülist bir yaklaşımla ana sahnede Rihanna için kalıyorum. Festivalin ilk yağmuru da, ahmak ıslatan tadında yavaştan yağıyor. Rihanna üzerinde kaplan deseni olan esofman üstü gibi bir şeyle sahneye çıkıyor ve konser sonuna kadar üzerindekini değiştirmiyor. Şarkılarını bildiğimi sanan ben ilk 5 şarkı da falan hiç birini bilmiyorum ama seyirci arasındaki kızlar maşallah sular seller gibi söylüyorlar :) . Konserin 2. bölümü daha hareketli ve bildik şarkılardan oluşuyor. Bir iki çocuk yalnız olduğumu görünce bana yanaşıyor ama ilgilenmeyince gidiyorlar. Ben tek başıma, etrafa bakıp yeterince eğleniyorum. Shine bright like a diamond çalarken yanımdan geçen kız bana elleriyle diamond yapıyor parmaklarını üçgen şeklinde birleştirerek, ben de kendisine gülüyorum. Hava serin, bizim için anlamı olan 2 şarkı da Spenny'de olsaydı diyorum ama mümkün değil.  Rihanna sahnede düşündüğümden daha hareketsiz, o diva edası üzerinden bir türlü gitmiyor, Beyonce olsaydı böyle mi olurdu diyorum :)) . Devamlı Sıkatlıııınndd diye bağırıp duruyor ancak ne olursa olsun İskoçlar Skotlınd denmesini tercih ediyorlar ama yine de ilgide kusur etmiyorlar, Rihanna da bundan habersiz görünüyor :) . 


Havai fişekler eşliğinde Rihanna'da sahneden ayrılıyor. Onu da canlı dinlemenin keyfiyle, ben de kulübemize doğru yol alıyorum. Benimki çoktan yatağa girmiş bile, yanına kıvrılıyorum.

1 yorum:

Eda Özer dedi ki...

çok güzel bir gün olduğu çok belli :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...